rss
email
twitter
facebook

2/27/2009

Alas, Alas! The Breath of Life!

Sırtımı çiğneyen bir yalnızlık, ayaklarıma eşlik eden bir gölge.


İki kelimeyle özetlediğim bir dünya acınası gözükebiliyor evet farkındayım. Fakat biliyoruz ki kimse virgüller için ölmüyor. Herkes son noktasını olumlayacak en ufak kırıntının peşinde hafızası çarpık balık misali. Dünya küçüldükçe küçülüyor benim devasa şaşkınlığım büyürken. Böylesi bir zamanın getirdiği bütün olumsuzlukları sanki normal bir durum gibi karşılanmasını beklemek bence her şeyden büyük bir işkenceye maruz etmek kendisini. Yüksek hızla blenderdan geçiriliyormuşuz gibi. Evet Sıradaki! Belki de bu yüzden hala şaşkınlığım şakaklarımı zonklamakta.


Tutunmaya çalışıyorum yastıklara, oradan duvarlara, duvarlardan odalara.


Düşme tehlikesini hisseden her bünye bir yerde dikildiğini, sıkıştığını sanabilir. Ama yoktur öyle bir şey. Tutunmanın kendisini sağlayan şey böyle durumlarda başka bir yere düşme “gitme” isteğidir.Bir çok yazıda karşılaşırım ben bununla. Hatta kendim de çok kullanırım. Hey “düşüyorum” bakın , aha da bıraktım ipi. Bizi başka bir andavallığa taşıyacak her gemiye binmeyi sevdiğimizden midir yoksa bu arayışın kendisine tutkun olduğumuzdan mıdır, içinde düşme olasılığı barındıran her şeye karşı açık yürekli olabiliriz.


Şu alnımı yaslayacak bir mutluluk eksikliği, yüzümün bütün kıvrımlarına nüksedip keyfimi kaçırıyor son günlerde. Oysa anlaşmıştım ben kendimle, seviyorduk çürümeyi. Çürürken yaşamdan bahsetmeyi. Öyle ki duşa kabin fiyatlarına baktım bugün. İnsanız ya evler, odalar yetmez, daha da küçük kutulara her şeklimizle girmeliyiz. Kaça patlar bana bir kutu? Kampanyadaymış üstelik duş başlığı hediyeli!!. Nefes darlığıyla karşılaştığım nadir anlardan birisidir. Nerede olduğum ani bir dalgayla dağılır bilincime.


“oluşun kendisi keskin bir can çekişmedir” Anlamı; seni beni var eden şey , kaybettiğimizi düşündüklerimizdir. Ama tek bir sorun var ki nerede kaybolduğunu , yahut neyi kaybettiğini farkına varacağın süreç içerisinde bir halta yaramayacaksın. Anlamı ;Cebinde şeker saklayan dede henüz çok uzaklarda.


Kıpırtısızım.


Çok uzaklarda bırakmış olabileceğim başka bir ben var mıdır acaba. Ama durun söylemeyin. Varsa da mutlaka benden daha kötü durumdadır. Bu bakış açısı bulunduğum tortuyu daha da güzel kılacak çünkü.


The Ascent Of Everest
Download

2/24/2009

Aethra

Tek basamaklı intiharlardan bahsediyorlar
Kelimeleri kapı eşiklerine itekleyip tek bir harfi sürüyorum boynuma
Yapraklara gömdüğüm acıları takıştırarak, matemime kin katan cadıları sularda boğarak ,
ve son bir kez duruşumu sererek aynadakine
dü..
..şü
yo..
..rum
Ötekinin hikayesine;


(herkes söz vermişti..
kimse koymayacaktı gidişini yüzüme)


gittiler…


gittiklerinde altın ipliklerle sarılı duvarlarım kaldı bana
kavislerini öptüğüm pencere pervazlarım

başına dualar okuyan kadınların ahlarını
pekiştirdiğim yastıklarım
bir serçe tehditi gibi
gözümden damlayan seslere
kanat çırpan dudaklarım.


Göğsünüzde yenilmemiş tek kavgayım
Bağışlayın beni
Kimse eskisi kadar bulanık gelmiyor artık

2/17/2009

Aşk




“Bir gece uyandığımda
Ay ışığından dağılma bir yüz yazıldı bileklerime
Asla gözlerime bakmayacak o”


Yağmurun kana doğduğu zaman
Kavaklar titrer en çok
Çobanlar zincirlenir uykularıma
Kar’a iz yapmaya gideriz.

Kapısındaki ihaneti asar bahçesine Lut
Gökten gelenler günahı saçsınlar diye toprağa
Kargalar güler aynalardan
Denize yakın bir klubede Babil’i yeniden çizer çocuk
Sırtımdan kesilir süt


Ağlayan ilk kadına aşık olur Kar
Kendime yaslanırım daha çok
Kendime katlanırım daha çok


Gövdemden sarkan aşkla….

Endülüste Raks

“Kuvvetin yetmez bazen anlamaya
Süzülürken anlam karmaşası
Hangisinde kendin olduğunu anlayamazsın
İçinde köprücükler dizili bir okyanusun orta yerinde
Naylon torbalara doldurursun ahvalini
Daha aşağılara
Çok aşağılara salınırsın”


Hangi hikayedeyim hatırlamıyorum. En son görüldüğümde Endülüste idim. Bütün kıtaya şarap akan bir köprü inşa etmeyi düşünüyordum ki Sırtını gösterip ,gösterip kaçan o meleği gördüm. Ne zaman düşmüş bilmiyorum. Elbet yakındır yeryüzü ahmaklığı . Henüz alışamadığı belliydi. Kalabalığın içinde koşuşup herkesin huzurunu kaçıyordu. Keşişlerden biri dayanamayıp benim olduğum masaya öfkeyle oturttu onu. Hala şaşkınlığı geçmemişti.


Hey sen dedim.

Bileğinden sarkanları temizle. Burada kuş tüylerinden nefret edilir.

Umursamadı dediklerimi döndü şarap istedi.

Koydum.

Yenisin sanırım. İlk defa gördüm seni.

Burası neresi der gibi bomboş baktı yüzüme.

Bir bardak daha şarap koydum.


Düşen omuzları yavaşça dikleşmeye başladı. Bir şeyler söyleyecek gibi oldu ama vazgeçti. Etrafını ürkekçe izlemeye başladı. Herkes birbirine kadın kahkahası ısmarlıyordu. Masadan masaya gidip gelen kahkaha atan kadınlar. Sende ister misin diye sordum.

Gülümsedi. Marta’yı ısmarlardım. Nedense o kadının çığlık gibi kahkahası hoşuma gidiyordu. Cılız bir saksafon sesini andırıyordu sanki.


Marta koca memeleriyle geldi masamıza. En uzunundan nefis bir kahkaha bıraktı.Önce ne olduğunu anlamadı bizimki ama aniden ağzına dolan şekerleri tükürdü masaya.

Bu sefer ben gülümsüyordum.

Onları yemelisin ama. Bütün zevki heba ettin.


Yine bir sis çöktü yüzüne. Sevmemişti bu oyunu. Ben..Ben sanırım kusacağım diyip koşarak dışarı çıktı. Tam o sırada Tiersen yeni girmişti içeriye her zamanki köşesine çekildi. Ellerini havaya dikti ve müzik başladı.


Uçmaya başladım. Dünya zamanlarını hatırladım yine. Aynada karşılaştığım Ben’in bir başkasında kim olduğunu düşündüm. Biri için kimdim ben. Neydim.Neye beziyordum gerçi artık buradaydım önemi yoktu bunların. Ama yine de düşünmeden edemiyordum. Orada delilik sandığım her şey burada gerçek bir dinginliğe bürünmüştü. Sanırım Seneca haklıydı orada bedenlerimizin hizmetindeki kölelerdik. Davranış şekillerimizi tepkilere göre oluşturan bununla övünen, aynada yakaladığımız yansımanın ucuna bile yaklaşmadan hiç kimseler olarak düşüyorduk sonunda. Bedenimi aynanın önüne koyup boşaltmak isterdim. İçimdeki yabancıyı başkalarına çarparak yarattığım ben duygusunu yok etmek isterdim. O muhtaçlığı, en basit kavramın içinde bile karmaşıklaştırdığım öznemi silmek isterdim. O gövdeye sığdırmak istediğim onca kalabalıklığın ucuzluğunu şimdi algılıyordum. Şimdi farkına varıyordum boşluğun dışımızda olduğu düşüncesinin ne kadar yavan olduğunu.


En büyük yanılgımızın kendi gerçeklik algımızın başkasında da var olduğuna inanmak olduğunu anlıyordum. Ben buradaydım şimdi ,şarap mantarlarından bozma masada. Siz her hangi bir yerde olabilirdiniz.


Rahatlamış bir ifadeyle geri döndü. Alışmaya başlıyordu sanırım, Nabızsız ritimsiz bir dünyaya. İçimde oluşan sessizliği bozmak istemiyordum. Yüzünde dondurdum bakışlarımı. Henüz orası gibi kokuyordu. Aynı kasvet, aynı acı..sanki dallarından irkilen bir ağacın kökünden ağlaması gibiydi. Savunmasızdı hala. Kendi suyunun kabarmasını güç bilen her insan gibi takıldığı ilk dalgayla vurmuştu kayalara. Ona sarılmak istedim. Her şeyin çok geride kaldığını söylemek. Ama yapamadım... Bardağımı taşırdım, Tiersen boğuldu, kadınlar kahkaha atarak kaçıştılar, masalar havalandı, ben boğazıma kadar şaraba batıyordum.Son kez baktım ona. Hala o Sandalyenin üzerindeydi. Gülümsüyordu.


Ertesi sabah apartman boşluğundan birini çıkarıyorlardı, ben kalabalığı izlerken şarap içiyordum.

06:06




Yerin altında birbirine çarpan kemiklerim hoş bir melodiyi bütün kıtaya yayarken minik kaplumbağalar efendisi sınırlarına izinsiz girmiş olduğumu söyleyip duruyordu. Ayağımın dibindeki buz kütlesini alıp bozdum yuvalarını.

Kendimi bir anda wallstreet' in içinde buldum önümde duran devasa binadan bana sesleniyorlardı. Son kalkış 06: 06….
Bir an duraksadım. Koşmalı mıyım hızlı mı yürümeli miyim bilemiyorken ayağımda sadece çoraplarım olduğunu görünce ağır ağır ilerlemeye başladım. Binanın önünde dev bir siyam kedisi bana biletip olup olmadığını sordu. Yok dedim. O zaman buraya basacaksın diyip iyi şişirilmiş pembe bir balonu ayaklarımın dibine bırakıverdi.Zıpladım üstünde. 3. denememde patladı. Hiç ses çıkmamasını o anki patlatma heyecanıma verdim. Beni uzun bir koridordan geçirip bir asansörün önünde bıraktı.



“Omzumda kadife bir ceket dolaşıyorum sokakta. Adınızı hiç sormadım değil mi belki de söylemişsinizdir hatırlamıyorum. Söylemiştim ben Alkoliğim. İlk komaya girdiğimde 15 yaşındaydım- küçük bir yat sallanan bardaklar garsonların ter kokusu işemeye her gidişte göğüslerime sürtünen bir adam, bol kahkaha …aniden ağlama, gittikçe ufalan sesler…görüntüler…sonra bol yataklı bir hastane odası , dalga geçen hemşireler, yatağı neden işgal ettiğimi hiç anlayamayacak kadın bakışları, suçluluk, utanç, kusma isteği…Ertesi gün okul var...yüzüne bakmayan adam geldi; babammış. uyan , dolaba tıkıştırılmış ekoseli eteği bul giy, saçını tara evden çık, köşeyi dönmeden sigara yak, çoraplarını yukarı çek yürümeye devam et, okula gir, kapıda etek boyu ölçen kadına gül , sınıfa gir, topla 2 -3 kişi in bahçeye, kapı aralık kaç
Kaç.. koş…


Sahile inip apartmanın birine gir üstünü değiştir... merdivenlere işe... hemen uzaklaş.
Parmaklarını çalıştır duran arabaya bin.
Eee kızlar nereye gidiyorsunuz?
Fark etmez takılıyoruz
O zaman A… gidelim
Tamam sigaran var mı?
Immm Kaliteli sigara iç ..iç çantana at.
Kaç yaşındasınız
18
isimler seç ...uydur
ne içersiniz
alkol
aptal aptal güler adam
3.cü bardaktan sonra adımı 4 .cüde ikinci adımı da unuturum.


Asansörün önünde bekliyorum hala …yanımda küçük bir fare var. İkide bir ellerini kaldırıp beni gözlüyor. Ne var be ne?


“Kurallarımız vardır birimiz içmez. Bu kuralı ben koyduğum için ben muaf tutarım kendimi ,sıra bana hiç gelmez.


Çok tatlısınız
Bilmediğimiz bir şeyi söylesene lavuk derim içimden
Elleri yaklaşır yanaklarıma
Kalkarım tuvalete
Su ..su.. adım..
Kızım adam çok uyuzzzzzz
Kaçalım hadi
Ayaklarım dolana dolana kaçarım
Hava kararmış
Bir apartman bul, giyin, merdivenlere işe.
Eve yol al.
Eve gir .odana yürü .kapıyı kapat. yat.

...Oda karanlık
...gözlerimin içi karanlık
...dışarısı karanlık


Uyu..uyu… adım neydi.. uyu…”


Ne var be nee?


Kurban için biten zaman katil için yeniden başlar.
Kurban için biten zaman katil için yeniden başlar.


Saatin var mı
Bak zamanın doluyor.
06:04
06:05
06:06
….
….

Eşikten Geçemeyenler...



Sırtlanın uykusundan,
Yeryüzüne uyanan bir dişil varlık


Uçuşuyor etekleri teslim olmuşların çağında
Başına dolanan nefes kümeleri
Biraz da insan kiri ellerinde


Köklerini kahpeliğe vurduran kocaman gözlü adamlar var
Nereye gitse içine ateşten damlalar


Erkek gözüne iri bir ur bırakmaya gelmişleriz
Keskin taşlarla doğranırken Ferna
Sütün içine kara düşürürken Cleopatra
Kaleminden kan damlarken Rosa’nın
Savaşların yükünü taşırken Helena
Pamuk tarlasında bebeğini öldürürken Esma
Kuyulara itilirken Ayşegül
Kilise önlerinde yakılırken Mary
Barış için katledilirken Picca
Bir elmayla lanetlenirken Havva


Ve az sonra ağlamayı öğrenecek bir kız çocuğu için;
Yeryüzünün en büyük kirini bağlarken yüzümüze
Mührümüzü gökyüzüne bağışlayanlarız.

Kapayın Gözlerinizi.

2/14/2009

Acı Bırakır - Bir İstanbul Öyküsü



“Acı bırakır
Dizlerimden taşacak suyu
İnanmak isterim
Ağaçlara, ötesine
Bu camın, pencerenin öncesine
Ucundan ruhuma denkleşmiş bir fırtınaya

Ama yok inanma! Sakın inanma.
Her şeyin başlangıcı ve sonu vardır.
Ötedekiler yok...Öteki yok.
An var
Ansızlığın var.”

... Avucumu yakan bir sıcaklıkla koşuyorum Galata’nın aşağısına;Saçlarım ağzıma giriyor, ter içindeyim. Soluklanıyorum bir ara sokakta. Keskin bir naylon torba kokusuyla bana doğru yaklaşıyor ağızları kıpkırmızı, gözbebekleri kocaman, mosmor çocuklar. Ellerimi kan içinde gördüklerinde aldırmıyorlar. Birine doğru hızlıca manevra yapıp boynuna sarılıyorum,sımsıkı kapatarak gözlerimi...
Affet beni!
Affet beni!

Tesellisi üç kuruşa ağlıyor bu şehrin adamları, duyuyor musun?
Bukowski’nin evcil çocukları fısıldıyor karanlık diye, Fante ‘nin yarım gülüşüne ateş dansı yapıyorlar ,
Ne de büyük acı.
Morpheus’unu bekleyen Potansiyel Neo akımı
Haydi yandan çarklı Marla’larla
Balo vakti, bol jointli
Sadece yiyişelim ve unutalım.
ve ağlayalım
sevmediğimiz bir şeyi neden sevmiyorlar diye.
Tapınaklardan, kutsallığımızdan, oynaş ruhlarımızdan bahsedelim.
İki sıkımlık tüp çikolata çocukları:
Bu kadarız işte.
Yiyişelim ve unutalım.
.

Bacak aralarına tökezlerken ruhları kıvranmışlar Dağılmışlar işte orada görüyor musun?

Yüzümün titremesi geçiyor, gerilmiş bir bedeni yavaşça bırakıyorum. Gözlerimi açıyorum, İşte sen. Ellerimin üzerine menekşeler kopartan. Sen.. Dünyam. Aşkım, sevgilim, ruhum.
Sen…Her şeyim.


" Kanla doğan ademoğlu en küçük pıhtısına kadar sadece kalbinde düzüldü.Bil Bunu!"


Sadece sizi mi terk eder sanıyorsunuz kadınlar.
Bütün sevdiğim kadınlar gitti benim.
Gözkapaklarında sıkışan bir boşluk oldu Nilgün
Eteklerimde birikti Virginia
Slyvia gaz bulutu koydu başıma
Hepsi gitti
Ölüm koktum ben
Buz gibi toprak.

Çeliğe ipekler ağır geldi
Dünya devrildi.
Yırtıldım.

İnanmıyorum artık kimselere.
bir önemi kaldı mı ki;?
taşlarla oynarken pamuklarının yağmasının.
Sevmeyin beni.
Tekil it, sürüden it, dokunaklı it, yavşak it, yalnız it, karamsar it,
İt .
İtin beni.
.
.
.

Öldüğümüz yere gidiyorum.
İşte orada yatıyorsun kaldırımda
Biraz ilerde ben kafama sıkmışım.
Bileşkenleri kayıp bir yolculuk
İki kelime öncesi.
İki dünya.
İki düş.
İki ayrı söz.
Tek ölüm.

-Affettim abla.

-Affettim abla


Fotograf buradan alıntıdır.

Masum Et Torbacıkları

Bir avuç sevgi için hepimizin hayvanlaştığı, salyaları kuruyana dek aptallaştığı kocaman bir dünya önerdiklerinde ilk karşı çıkanların şimdi o güzel pembe odalarında LCD Tv lerinde iki küçük haber kritiğinden öte geçemiyor bu hayata tepkileri. Bilim çağındayız, daha çok veri, daha çok yalıtım, daha çok kayıp, daha çok cansız et torbaları. Buzluğunuzu en son ne zaman kontrol etmiştiniz?

Benimde bu hayata tepkim en az sizin kadar ucuz merak etmeyin. Sabahları aynı şuursuzlukla kalkıp kahveye hibe ettiğim beklentilerimle , en yakın düğmeden dalıyorum aranıza. Msn, aol, icq, mirc, birkaç site. Biraz da last.fm ,facebooka girmesek olmaz tabii. Bakalım kimler ne demiş. Bendeki cevheri fark eden olmuş mu. Ne de güzel yazıyorum mutlaka keşfedileceğim. Daha çok insan , daha çok veri. Bir ileri 100 adım geri.

Bu kadar aptalın aynı anda veri girdiği bir yerde normal olarak ilk kim neyi dedi neyi önerdi yarışlarında hemen kendimizi bulabiliriz. Sen fikrini belirttiğin anda bir grup onu yalıtmak üzere google searchlere dalmıştır bile. Globalleşmeye, insan sömürüsüne , tekellere karşıyız icabında , büyük bir ağırbaşlılıkla sistem karşıtıyız. Ama durun ilk önce anlamları için Google ‘i bir ziyaret etmeli zira her an her şey değişmiş olabilir. Evet sen böyle düşünebilirsin arkadaşım ama wikipedia öyle demiyor buna. Kanıksanmış verilerin ayarlarıyla lütfen oynamayınız…En son ne zaman kontrol etmiştiniz buzluğunuzu?

Bir yarışı kötü yapan en kötü şey onun aptallar yarışı olmasıdır sanırım. Hepimiz bir diğerinden daha cevherli olduğumuzu kanıtlamak adına , kötü örnekler üzerinden iyileri onayladığımız ,sonunda yine aynı yanlışa bu sefer kitleler halinde sürüklendiğimiz, “bilgi” nin değişebilir ve yorumlanabilir kısımlarına dokunmadan teğet geçen ,sonunda herkesin tuttuğu kendine abii şeklinde en ilkel mülkiyet zincirine yakalandığımız trajedilerde buluyoruz yüzümüzü. Şimdi bazı şahsiyetler şey diyebilir bütün genellemeler salakçadır gibi. Eee kardeşim değişik bir aptalın olmadığı bir sürede bütün genellemeler doğrudur.
Kendimizi kandırmayalım.

Yırtık



“Dudaklarımdan ses çalmaya gelen adam;
Portakal mı kokuyor için
Boynumdaki dolunay huzmelerini görüyor musun
Sun..
Öptükçe kararıyor başaklar”

Tanrıçalar gibi yürüyorum bedeninde
Sırtının en kavisli yerine acılı bir sırrı dikerken
Dünyanın çatlağından sızmış bir mırıldanma doluyor odamıza
Beraberinde getirdiği o ağır et kokusunu duymamazlıktan geliyorum
Mavi bir kediyle dans ediyorsun
İşitemediğim diğer sesleri duymak için zorluyorum kendimi
Çok uzaklardan radyoda çalan bir şarkıyı duyabiliyorum sonunda
Karnımda birikmiş şeytan tüyleri kaçışıyor

Günlerdir bu odadayım belki
Belki de yıllar oldu
Zaman sadece kum ;odamın bir ucunda kavanozun içinde sırıtırken
Yine de düşmüyor süngüsü cellatların
İnsan yırtığından dalıyorlar hayata
Hayatlarımıza…
Derimi inatla bırakmayışım
Derin bir suçlulukla dolduruyor gölgemi


Kuyularda boğdurduğum tüm sular
yağmur olup akıyor üstüme.

2/10/2009

Falling Horses



Havaya karışıyor kalbimin iniltisi. Soğuk gri camın önünde topallayan atları sayıyorum. Kasvetli bir şarkının son ritimleri gibi parmaklarım. Pencere pervazlarına dokunuyor. Sakat ruhum oyalanıyor içimde. Gözlerinizde unuttuğum kelimeler acıtıyor canımı. Dillendirmediğim her şey kesiyor etimi. Ne azdınız oysa, kocaman gövdeye damlayan sular. Yine de bir gövdeyi kirletecek kadar yağdınız.

Susmak... Sizin gibi olmanın yollarından biriydi sadece. Ben sustum mu bilmiyorum, sanırım öyle çok konuştum ki ,şimdi alnımın ortasında basılmış sevimli dipnotlarınızla yaşamayı öğreniyorum. Küçük oyunlar, küçük sahneler, pembe şekerli trajediler, hepimiz öyle komiğiz, öyle sıradan. Fakat içimizdeki o farklı olma duygusu yaşadığımız en ufak anı ustalıkla kutsallaştırmasını çok iyi biliyor. Baksanıza bütün dünya yüceliklerimizle dolu.

“Katıla katıla ağlıyor benim ellerim, şeffaf bir tülün ardından kaf dağlarına umut taşırken insanlık. “

Kaybedecek şeylerin azlığı bir o kadar anlatma isteğine dönüşüyor. Odaya, kapıya duvara konuşmak gibi. Ötede sandığını berikine yamamak gibi. Herkes kendi şeytanını karanlıkta boğabilirmiş oysa. Boşuna ışıklara kaçtığımız.

Bilinçaltına bir dilaltı hapıyla bu işi çözmek istiyorum. Yetti bunca titreyişim içimde. Dalga dalga gürlüyor bir küçük kız “beni duyan var mı” “beni duyan var mı”

Artık duymuyoruz seni küçüğüm. Bir trajediye daha kaptırıyoruz günümüzü.

Şimdi fırtınadan arta kalan ivedi bir yalnızlıkla topluyorum eteklerimi. Kanatlarımı gömüyorum. Tenime işleyen acı kalbimin orta yerinde kendini ilk bulduğu boşluğa karmaya çalışıyor. Kendine olan nefretini saklayarak her kuytu köşesinde.

Uykumun en güzel yerinde ,bir çatlaktan yine sırıtana kadar;

soğuk gri camın önünde topallayan atları sayıyorum.

Kalbimin iniltisini bağışlıyorum.

Bir Daha Hiç Uyanmayacağım Sana



“Tozlu bir şehir ağrısı gibi düştüğünde gözlerime
Gözkapaklarımda sıkıştırdım en derin yanını
Kelimeler bazen yetersiz kalır
Sözler geçersiz
Bilirsin kalbime gelirken sen
Tek bir sır vardı
Ve sen onu kullandın.”



Paçalarınıza devrilen bir uğultu gibiyim ben çoğu zaman.
Geceleri unutmak için yastıklara gömüldüğünüz
Hatırlamak için en ateşli bedenlerde avunduğunuz
En çok terk ettiğiniz ve hiç geri dönemediğiniz
En sıradan huzurların kadını…


Sıradan kadın halleri işte. Her şeyi tekrar tekrar anımsayıp kendime biçeceğim rollerin sırasını gözden geçirmekteyim. Ne olmalıyım kısımlarım o kadar çok ki bu yeryüzünde. Olamadığım bir şey henüz yok gibi. Buna rağmen seni seven ve sevecek adamlarla dolu bir dünyada yaşıyorsun. Yahu bre adamlar. Benim daha bilmediğim bir şeyi sen nasıl sevebiliyorsun demek istemişimdir hep. Ama hiçbir zaman diyemedim. Çünkü belki de bir hayalin varlığına birilerinin inanması ve senin onu tetikleyen tek mekanizma oluyor oluşun biraz onore ediyordu bünyeni. Hepsi buydu. Tabii sonra kendilerinin var sandıkları bir şeyin ne istediği konusunda sürekli çıkmaza sürüklenmiştir bu tip adamlar. Anlatamazsın ki, arkadaşım senin var sandıkların yok, onları sen yarattın, kendi çıkmazlarınla kendi olması gerekenlerinle süsledin. Şimdi oyunu benim üzerimden bozup, başka karmaşalar yaratmaya gidiyorsun. Ama bil ki bunun sonu yok. Bitmeyecek, anlayamayacaksın.

Bu ben değildim. Hiç olmadım. Sen de sen değilsin.İkimiz de burada daha katlanılır kılmak adına yaşadığımız dengesizliği –muş- -mış numarası yapan iki insanız sadece. Böyle de söylenmiyor elbet. Hemen yeni yetme şizofrenik obsesyonlar geliştirmiş bir ergen gibi düşünüyorlar seni. Kıçlarından fırlayan son pesimist, son feminist, frijit bilmem kim oluyorsun sonunda.

Erkeklerin kadınları anlamama dertlerini az çok canlandırabiliyorum gözümde aslında. Masal kahramanları gibiyiz çünkü. Bu güne kadar kadınlarla ilgili edilmiş lafların kutsallğı altında ezilmeye mahkum bırakılmışız . Kadındır, asildir, ahlaklıdır, namusludur, vefakardır, gerçek bir kadın şöyledir böyledir. Yıllardır bitmedi bu terane. Lan yok işte gerçek merçek, en az senin kadar hayvanım bende. Senin kadar zaaflarla donatılmış hala bu dünyayı algılamakta sorun çeken, sahip olduğum şeylerin yönetiminde sorunlar yaşayan bir canlıyım. Ötesi var mı.
Yok…

Maalesef yaşadığımız dünyanın bütün olmazları bizi derin çöküntüye oradan yaratmak zorunda olduğumuz hayallere , oradan da onlara olan büyük bir ihtiyaca doğru itecek. Hepimiz gözkapaklarımızda kıstaracağımız o bir saniyelik anlar adına birilerine mış diyeceğiz. Muş olacağız.

Bir Kış Öyküsü



“Babannem kadın olmak anlamsız derdi. İnsan olmayı da hiç bekleme. Sen bu dünya ile diğeri arasındaki tek renkli kapısın. Birileri sen istemesen de girecek, istesen de gidecekler. Kalıcı olmayacaksın, an’ların küçük efendisi, ani baş dönmesi, yanılsama, karanlık, birdenbire aydınlık, birileri için uçurumun gülü, başkaları için gökyüzündeki en parlak yıldız olacaksın. Sana ne söylerlerse, nereye koyarlarsa koysunlar sen hiçbiri olamayacaksın. Sıcacık evlerde sonsuza kadar üşüyeceksin. “


Geldiği yerden ölerek çıkıyordu bir kadın
Dişini bileyerek kemiğine
Kaburga kemiklerine saklayarak bir karanfili
İlk kapıldığı an’a titreterek yasladı zamanını
Kırmızı bir halka belirdi önce
Şarap rengi kesikler
Kayıp bir adamı koydu üstüne
Devirdi köprülerini
Bir damla mavi katarak göğsüne
Şişirdi kanatlarını.
Deliveren çatladı kirpiklerinden
Kadının elleri sarardı
Bir adamın bütün boşlukları
Nefesi kesildi mavi balıkların
Bırakırken bulutları
..
gelincik durgunu bir sonbahar
kırık bir ayna
-ya dökülürken
kapandı bütün yaralar..

Sonunda Kış’a düştü bütün çocuklarım
Kitapsız, yorgansız

Şakaklarımı sızlatan bir ayin eşlik ederken onlara
“sen bu değilsin” yazıldı duvarlara

Cılız bir yaprağa bürünürken koca bir orman
Saçlarımı tutuşturdu.

Ve böyle buyurdu bir aşk daha

Acıya çaldırırken toprağını

2/02/2009

Jacaszek – Treny



1 Rytm To Niesmiertelnosc I (5:26)
2 Lament (6:54)
3 Orszula (3:36)
4 Zal (4:58)
5 Powoli (5:54)
6 Taniec (5:05)
7 O Ma Zalosci (5:32)
8 Tren IV (3:34)
9 Walc (3:12)
10 Martwa Cisza (5:14)
11 Rytm To Niesmiertelnosc II (4:46)



Michael Jacaszek’in müzik konusunda çok tutkulu olduğunu 2008 yılında piyasaya çıkan Treny albümünde oldukça hissedebilirsiniz. O sanki müziğin şiirini , hikayesini yazan adamdır. Polonyalı olan Jacazsek 90’ların sonlarından beridir birçok projelerin içinde bulunmuş olmasına rağmen son çıkardığı albümle onu tanımış olmaktan çok mutluluk duyduğumu belirtmek isterim. Experimental post classic, elektronic olarak adlandırılsa da ben onun müziğinin fazlasını barındırdığını düşünüyorum. Özellikle “Lament” adlı parçası “bir fırtınanın içinde kaybolup tekrar tekrar yere düşmek gibi” bir his yaratıyor. Eğer Zbigniew Preisner, Avro Part, Max Richter’e aşinaysanız Jacaszek’i hiç düşünmeden deneyin derim.


Download