5/30/2010

1980 Yanaklarımıza çizilmiş yarım Şahmeran


1980’ ler dediğimiz de hepimiz ilk önce şarkıları , filmleri hayatımıza girmiş dizi karakterleri, çizgi filmleriyle hatırlarız. Her ne kadar benim yaşıma denk kişilerin özlemle ve neşeyle hatırladıkları o zamanlar hem ülkemiz hem de dünya açısından o kadar pembe geçmemişti oysa.

Ama tüm bu kaosun bizi ilgilendirmediği zamanlardı.Pamuk helvalar pembeydi, Şirinler maviydi, Gargamel hep kötüydü. He-man her zaman yardıma hazırdı .

Diğer yandan Anne babalarımızın, ağabeylerimizin ablalarımızın sesleri kısılmış, sanki bir gün içinde hayalini kurdukları Atlantis suyun dibini boylamıştı. 80 darbesinden sonra Türkiye’nin tek dinamiği olan Tv hayatlarımızın içine yerleşmiş, onunla yatar onunla kalkar, sadece ondan bahseder olmuştuk.
Bu durum sokaklarda istenmeyen bir güruhu kilit altında tutmaya yetecekti elbette.

Batı’nın refaha yönelik atılımlarının en yoğun olduğu bu dönem, yeni endüstriler çağı olarak adını tarih sayfalarına yazdırıyordu. Abd ‘de Ronald Regan’ın seçilmesiyle tek düşman olarak görülen komünizm ve onun temsili ülkelere karşı birlikler kurulmaya neo liberalizmin sınırlarını zorlamaya başladıkları yıllardı. Yine Orta doğuda radikal İslamcıların bu dönem kendini göstermesi, doğu blok ülkelerinin çatırdamaya başlayan seslerine denk düşmekteydi.
70 ‘lerin düşüncüler, yeni fikirler, her alanda devrim çağı kapanmış yerine bol ışıklı, janjanlı herkesi büyüleyecek kapasiteye sahip , ne olduğunu bilmediğimiz ama içine sürüklendiğimiz bir balon çağına giriyorduk.

Yeni çağ politikaları kendi popüler kültürlerini yaratmaya ve kendi basın-medyasını dünya çapında bir güç haline sokmaya başlamıştı. Türkiye’den baktığımızda Fransız şarkılar pikaplar atılıp yerine kasetleri ve çikolata renkli şarkıcıları dinlediğimiz, mtv den aşırtma klipleri defalarca trt de izlediğimiz bir zamana düşüyorduk. Elbette sadece ülkemizi etkisi altına alan bir durum değildi kendisi. Tüm dünya artık Michael Jackson’ı tanıyor Mtv’den bahsediyordu. Üstelik bu naylon kültürü giymeye yaşamaya ve konuşmaya çalışıyorduk.

Dünyadan ve bizden bir kaç örnek.







Ümit Besen’in katkıları su götürmez.



Bu sadece buz dağının küçük bir parçasıydı. Bazıları diyecektir elbet daha önce de etkilenmedik mi dünyada olup bitenden Evet ama bu sefer matematiği önceden hazırlanmış bir şeyle karşı karşıyaydık. Artık kapitalizm globalleşmeye kendi popüler kültürünü dayatmaya, ne söylerse onu tüketmeye çağırıyordu insanları. Çünkü dünya ülkeleri birbirinden en çok bu yolla etkilendiği su götürmez bir gerçekti. Yine bu dönem Amerika ‘da yükselen uyuşturucu karşıtı mücadele ,kampanyalar , bunun üzerine kurulan sivil toplum örgütlerinin desteklenmesi yine aynı zamanda karşıt olunanı popüler hale getirmeye, var olduğu alanı genişletmeye daha büyük kitleleri hedef haline getirmeye başlıyordu. 70’leri öldürmeyen uyuşturucular değişiyor,işleniyor, sentetikleşiyor underground bir biçimde tekelleşiyordu.

Buz dağının görünmeyen bu yüzü 80’lerin bitimiyle kendini gösterecek uyuşturucu ölümleri ve adını yeni duyuracak hastalıkları beraberinde getirecekti.

Bizim için oldukça renkli görünen bu yıllar aslında tüm dünyanın es geçtiği bana göre felaketler zincirlerinin başladığı bir dönemi işaret eder.

Sovyet- Afganistan savaşı
İran –Irak savaşı (kimyasal silahları gündeme getirdi)
Gandi’nin ölümü
İsrail-filistin –Lübnan
Çernobil kazası
Exxon Valdez Kazası
Polonya ve Macarista’nın ciddi ekonomik çöküntü sonrası yarattığı karışıklık Sovyet bloğunun parçalanması gibi aslında Dünya’nın çok ciddi süreçlerden geçtiği ama o şişirilen balonda hepimizin uykulara daldığı ve bir gün prenses ya da rock yıldızı olacağımız inancıyla günleri ertelediğimiz bir zamanı yaşıyorduk.


Şimdi kendi çocukluğuma ve geçen zamana baktığımda anlıyorum ki hiçbir zaman bir prenses olamayacağım ve mavi rengi sadece şirinler yüzünden seveceğim.

Artık müziği kapatmanın ve uyanmanın vaktiydi.


5/29/2010

Mimoza II.

Ateşe hükmetmeyi öğrenir insan sonra
sudan çıkabilirse eğer.
Ben seni boğduğumu ilk kez o zaman anladım
mavi bir mimozayla
Çivilerken bütün çelimsiz karidesleri kayalara
Bileklerini emiyordu vatozlar
Aşktı bu ağıl ağıl
Dirim dirim iplik
Buz kırıklarına abanan yıldızlar
Üstümde ölürken
Vicdanı yoktu suyun

O yüzden Kan hiç çıkmadı ağzımızdan
O sözler hiç söylenmedi.

Mimoza Günlükleri I

“Masalın nerede bittiğini, hayatın nerede başladığını fark edemiyorum.” Ölümle rüya arasında: “Dün gece rüyamda biri beni öldürdü.” … “ölüm de bir rüya değil mi”.


Bir anı düşlemek onu sonsuz kılmanın tek yoluydu. Neydi seni bu kadar uzağa koyan bilmiyorum.Neydi beni bu kadar düşleten. Sanki tüm hayatımız kötünün tanımlanması üzerine kuruluydu. Kan tükürüyorduk sevgilerimize. Sırtına konuçlanmış bir kış böceği, ya da omuriliğinde saf bir acid lekesi gibiydim.Acıttıkça daha çok seviyordun. Ne çok kan vardı suyumuzda.
Ne çok açlık.
Ne çok drama.
Bıraksak hüzün düzecekti safkan götlerimizi.

5/06/2010

Denizlere

Bakma burada olduğuma
Göğüm dolanır kuzeye
Işıklar azalırken bu kıtada
Denizler yağarken
Denizler ölürken ipliklere

Yürümeyi unutur ayaklarım...

Kehanetine bir daha bakar ademoğlu
Sandal ağaçlarından süzülür kan
Oluk oluk
Gelip oturur ninelerin gözlerine..
lal olur bütün çocuklar


Ölüm koştuğumuz her yere iner

Zamansız bir bahçe kurarken
Kolumuzdaki vişne çürüklerine.

4/19/2010

5'in 6'ıncı Parçası

Gerçeklik dediğimiz şeyin kara deliklerimizi dolduran bir avunmadan başka bir şey olmadığını defalarca söylemek istiyorum. Dilimde körleşmeye başladıkça duvarlara değecek ses çünkü. O zaman içimde hala varlığını sürdürmeye çalışan inanç mekanizmasının nesneleri algılama biçimlerine etki sağlayabilir bulunduğum çukuru bir nebze olsun yukarıya çekebilirim.

Yıllarca başkalarının ne söyledikleri üzerine çok kafa yordum. Dünya yuvarlaktı, yıldızlar uzaktı, sen bir nokta ama bağımlı bir fetüstün. Tesadüf eseri , tanrının esiri ya da şeytanın sol bacağındaki çıban. Her ne yöne savrulursan savrul içinde yaşadığın dünyanın sana cevap vereceği tek şey vardır. Buradasın.. İşte kapın.

Belki de sorun tam orada nüksediyordu. Sadece tek bir kapı oluyor oluşu “burada kapıdan kastım “anın işlevselliğidir.” “ seçeneklerimiz olması gerektiği inancıyla çakışıyordu. Başka kapılar yaratmak içlerinden geçmek istiyorduk. Bu durumun insanın “ötekisine” bakışını yarattığını düşünüyorum. Sen olduğunu düşündüğün bir başkası , bir başka anın içinde başka bir sonuca gidiyordu, gerçek sen kaçırdığın anların içinde sabit kalırken. O zaman sürekli aynı trene farklı yollardan yetişmeye çalışan binlerce ahmaktan biri oluyordun. Bu sefer kurgunun devreye girmesiyle muhteşem bir kutsallığın içinde olduğun fikrine kapılıyordun. Milyonlarca insanla aynı anda aynı düşü görebilir miydin?

Paradoksun varlığı bunu hep onaylayıp hem de kesin bir hayır da çıkartabilir. Bu durumda sürekli kendi özneni yakalamaya, birleşmeye çalışan biri olarak hayatını devam ettireceğin sonucuna varabiliriz. Tüm yaşadıkların deneyimlerinin aslında kendine uzandığın yolculuklar olduğu. Doğu’nun belki de binlerce yıl önce keşfettiği o mistik kabul edilen inancın seni dört koldan sardığı yere gelirsin. Ama doğu’nun kendini konumladığı nokta sabittir. Dünya burada sende içindesindir. Hareketsizlik seni itaatli yapar, dikkat edersek doğunun kendi felsefesini kurduğu alan arzunun bastırılmasıyla başlar. Onlara göre önce bu dünyanın seni karmaşık hale getirdiği arzulardan isteklerden kurtulmalısındır. Ancak bu halinle özüne gerçek bir iradeli yürüyüş yapabilir, ruh dediğimiz ışığı kavrayabilirsin. “Eğer gerçeği istiyorsan önce red etmeyi öğrenmelisin. “ der bir nevi. Bu söylemler insanların kendilerini çıkmazda hissettiği anlarda büyük bir kurtarıcı rolü oynar. Kendinden kurtulabileceğin yaptıklarının yaşadıklarının bir öneminin kalmadığı, kabul gördüğün bir alan sunar sana. Sonra ferrarili bilge dedeler falan çıkar ya da evini feng shui ‘nin öngördüğü şekliyle nasıl dekore edip ne kadar mutlu olduklarından bahsederler. Doğu’nun batıyı red etme şekli batıda ruhun kurtuluşu olarak algılanır. Batı arzularını yaratıp beslerken sana mutluluk garantisi vermez, doğu da ise mutluluğun bir sonuç olmadığı vurgulanır. Buna duyulan ihtiyacı yaratan arzunun varlığı ortadan kalkarsa zaten sorunda kalmayacaktır. Ama bence sorun hala oradadır. Sadece görmek istemeyiz.

Hepsinden sonra yine geleceğimiz nokta “arzu” olacaktır. Benim dönüşümü sağlayan nedenin de bu arzunun varlığını hala içimde sarsıntılı bir biçimde kendini gösteriyor oluşudur.

Bunu Sisyphos’un kaderine benzetebiliriz. Sürekli aynı taşı aynı dağın tepesine çıkarıp, düşüşünü izlemek ve tekrardan aynı taşı oraya bir ihtimal dahilinde sonucunu değiştirebilmek için taşırsın. Bu Sisyphos’a verilen bir ceza olduğunu düşünürsek, hiçbirimizin böyle bir süreci gönüllü olarak kabul etmeyeceğimiz anlamını çıkartabiliriz.
Arzu bunun için gereklidir.Yolun kendisidir.

Bugün Ashenica'nın çorapları pembe
Saçları her zamankinden daha bakımsızdır.
Üstüne sinmiş sigara kokusu tek ve vazgeçilmez aşkıdır.
Kuzeyin ışıklarına doğru
Kendini serptiği bir rüyadadır.

2/21/2010

Jenova

“Umut belki de gelecek sayfadadır. Kapatma kitabı.
-Kitabın bütün sayfalarını çevirdim ,ona rastlamadım.

Belki de kitaptır umut.”

Jabes.


Belirli zamanlar vardır, siyah ya da beyaz oluşunun keskin olduğu ya da ateş , bir avuç su. Kesin bir çizgi vardır zihninde. Ne olmadığından yola başlayıp “olduğun şeye” uzandığın.
Sonra bir şey olur, bir tel gerilir, biri yanlış bir notaya dokunur, ritmi bozulur kalbinin.
Ölümsüzlüğüne fırlayan koca bir kış oturur içinde. İnsanların sevgiyle birbirlerini yağmaladıkları tek keskinliğindir artık. Peri masalından kalan bir çift fosforlu toka, deri bileklik ve, kitap arasında sakladığın bir çiçekle beyaz bir lekesindir kendinde artık. Yalnızlık iştahını kabartır, mutsuzluğunu anlatmak ve birilerini onun parçası yapmak, hiç gitmediğin yerleri terk etmek, umutlarının sadece yalanlarını beslediği, uyumsuzluğun yeni bir alışkanlık yarattığı o yere varırsın.

Küçük önemsiz bir kutusun. İçine anılarını koyduğun, düşüncelerini herkesten farklıymış gibi sahiplendiğin, yuvarlak bir kutuda yaşadığın, şu an yine o kutuya baktığın. Önemsiz.

Kalbin gerilim noktasında huzursuzluk
Çanlar senin için çalmayacak.

Ve akrepler bir kez daha puslu kıtaya doğru yürümeye başlar.
Kitaplıktaki tozları üfler biri.
Bütün zehir kıtaya yayılır.
Bu hikayede yine kimse ölmez.

Umut kalır.