rss
email
twitter
facebook

1/09/2010

Ashram

Gözyaşlarını heyecanla kapışıyor bu gece gemiler
Ben başka bir denizi düşlüyorum
Başka bir uğultuyu..
kapılıyor derilerimiz.

Bu sefer kesin batıyoruz sevgilim.

1939 – Polonya
Wroclaw ‘da sarhoş olduğumuz gece ellerimi sımsıkı tutuyordun. Bir sınır yok görmüyor musun dedin, buradayız yıldızların altında, elin avucumun içinde, sana bulaştı soluğum.
Gözlerinden fışkıran kıvılcımlar fosforlu bir iğne ucuna dönüşüp tenimi kesiyordu sanki. Tenimde ne kadar güzel duruyordun. İplik iplik dağılıyordum ağzına doğru. Herkesin her şeyi bildiği bir yer yok dedim içimden. Her şeyi anımsadığın tek bir an var. Hiç bir şeyden korkmadığın.

Az sonra bütün gece gıcırdayacak olan yatağının üstünde kokularımız karışmış , dışarıdan sızan cılız ışığın altında ilk kez yaşadığımı hissedecektim. Ensende buharlaşan nefesim odanın hacmine karışırken, ışıl ışıl parlayan göğüslerim ahenkli bir örtü olurken uykuna.
Tragedyalar güneşin kibirle dansıdır. Sadece insan bütün ağaçların gölgesinde kendi varlığını özümseyip sonra yadsıyabilirmiş. Böyle söylediğini hatırlıyorum, insanlar radyo başlarında yalnız olmadığımız yalanını söylerken birbirine.
Bu korkuyu sevmiyordum.
Sabahın ilk ışıklarına kadar evlerden dışarıya yayılan dua sesleri çocukların yüzünde istemsiz bir huzursuzluk yaratıyordu çünkü.
Heller’in son açıklamasıyla birlikte bugün herkes derin bir sessizliğe gömülmüştü. Ben hemen teyzeme koştum. Victoria ailemden geriye kalan tek şeydi. Sana kötü bir haberim var Victoria, işgal yakında, herkes bir önce ülkeden kaçmamız gerektiğini düşünüyor demeliydim ama birden bunun onun için hiçbir anlamı olamayacağını düşünüp sıkıca sarıldım ona.
Victoria bu gece en iyi şarabı getireceğim sana dedim ve ayrıldım.
Bu gece seninle tanışmamız o iyi şarabı arayacak olmama borçluydum. Şimdi yanımda uyuyordun. Erkeklerin bu kadar sessiz uyuyor olabilecekleri hiç aklıma gelmemişti , ne kadar güçsüz duruyordun uyurken.

Bana teyzemin okuduğu bezelye tanesi ve prenses hikayesini anımsatıyordun. Kraliçenin kapılarına bir gece ansızın gelen kızın oğluna layık olup olmadığını anlamak için yatağının altına gizlice bezelye tanesi koyar. Ertesi sabah gecenin nasıl geçtiğini sorar kıza. Kız hiç uyuyamadığını bir şeyin onu rahatsız ettiğini söyler. Kraliçe o an bu kızın kesinlikle prenses olmaya layık olacak kadar hassas olduğunu düşünür.

Sen de deliksiz uyuyor olmana rağmen öyle hassas duruyordun ki. Bizim için hassaslık başka türlü derdi Victoria. Bırak ellerin öyle çok sertleşsin ki avucuna düşecek pamukların anlamı olsun.
Nasıl bir zamanda yaşıyorduk biz. Korkunun ortasında bağışlanmak için bütün kapıları açıyorduk. Kendimizi suçlu buldukça sürüklendiğimiz bu günah çıkarma dürtüsü bizi gerçekten öyle bir soyutluyordu ki sonunda hepimiz duvar deliklerinde rahat bir yer kapmak için birbirimizi kemiriyorduk.

Andrjez …Andrjez…
Lütfen uyan. Duvarda bir şey var..

“Janice : 26 yaşında Auschwitz-Birkenau kampında öldü”

1986 Ukrayna

Turuncu bir göğün altında ayakkabıları elindeydi küçük Vlademir’in. Naylon kokuyordu hava. Birden kafasını bantlayacak olan kadın yanına yaklaştığında korkuya kapıldı. Korkma bu seni koruyacak diyip kafasına ve ellerine siyah torbalar sarmıştı kadın. Saçları hep aynı yere taranırdı aynı yere konulan ayakkabılar, aynı yerde yemek yedikleri bir masa ve renksiz kartları vardı aynı kutuda. Hatırladıkları buydu.
Beni unutmuş olamazsın dedi bir ses.
İri göğsünün kabarmasından, tok sesinin yankısından babası olduğunu anlamıştı.
Vlademir bak buraya. Gökten ateş renginde yıldızlar yağacak karların üstüne. Sakın korkma. Irmakların sesi alçaldığında sadece tozu takip et, sisin ardında mavi var dedi.
Korkmuyorum ki dedi Vlademir.
Dünyanın en güzel maviliği benimle. Senden önce annem konuştu benimle. Elinden düşüyordu saçları. Gözleri kocamandı. Ama artık biliyorum ben maviyi. Büyüdüm ben.
Fısıltıyla söylemişti son cümleyi, çünkü büyümek kötü bir şeydi. İnsanlar büyüdükçe binalar büyüyor, dumanları kocaman oluyordu. En sevdikleri renk gri oluyordu.
Ama ben mavi olacağım diye fısıldadı,masmavi.

Çok uzak bir ülkede hastalanan bir Kraliçe varmış. Dünyanın bütün bilginleri toplanıp çare aramışlar ve sonunda içlerinden biri en güzel gül diye bağırmış. Onu ancak bu kurtarır. Dünyanın her köşesine adamlar gönderilmiş bu güzel gülü bulmak için. Her gün yeni güller geliyor, gidiyor ama bir türlü Kraliçe iyileşmiyormuş. Sonra bir gün Kraliçe’nin en ufak oğlu yanına gelmiş bir kitapla ,başlamış okumaya;
“Dünyanın en güzel gülü cennetin en gizli köşesinde açarmış, onu sadece görmek isteyen görebilirmiş. “
Kalbine bakmalısın demiş çocuk. İşte orada.
Kraliçe ‘nin yanaklarına renk gelmeye başlamış. Evet görüyorum..Onu Görüyorum.

Onu görüyorum diye bağırdı Vlademir
Annesinin saçları düşerken ellerine
Büyürken gözleri.

Ben Büyüdüm.

2009 Türkiye

Ashram.
Dünyanın çatısından aşağılara uzandığım bir yol.
Kendi çığlımı ayıkladım sizinkilerden. Gözleri çürümüş bir adama okunmuş kitaplarımı armağan ettim. Ucundan anımsayabildiğim çocukluğuma baş harfini ekledim yalnızlığın. Dönüp baktığımda anlatacak bir trajik öyküm yok belki de ama ben hepsiydim. Bütün bu toz, bu kaos, bu trajedi. Hepsi benim. Ruhumdaki derin yırtık rüzgar almaya başladı çünkü, kapakçıları kapandı insan olmanın,olamamanın.
Alnımın ortasına oturdu kan.
Kimin gücü yetiyordu ki artık öteki olmaya.
Bağları birbirine daha çok dolanıyordu nasılsa sen açmaya uğraştıkça ipleri.
Bırak dağınık kalsındı son trend. Toplama kuşları, suları bekleme.
Sakın debelenme!

Bir gün bir şeyler söyleyeceğim. Gerçekten konuşacağım o gün.
Işıklar geldiğinde, dudaklarımı yeniden bulduğumda.

5 yorum:

Hum? dedi ki...

Bana yazar mısın?

Ashenica dedi ki...

anlamadım?

Hum? dedi ki...

...mektup. Bazı şeyler çok dokunuyor şu sıralar, gayet içten bir dilekle soruyorum; bana bir şeyler yazabilir misin? Herhangi bir şey...

Sözcükleri kullanabilen birinden, bir diğerine dostça bir istek işte.

Ashenica dedi ki...

peki.

Hum? dedi ki...

Teşekkürler!