rss
email
twitter
facebook

4/02/2012

Please Breathe

Beni bu yaşama getiren o olasılığın varlığının her anının tadına varmak birincil görevim olması gerekirdi. Böyle yaşamalıydık, kendimize benzemeyen tanrılar yaratıp o göğün yedi kat tepesinden bir gün bize uzanacak ellerini beklemekti. Beklemek… o bekleyiş..

günlerce , aylarca ya da aslında sadece anlarda hissettiğimiz bu bekleyiş bazen ayağına dolanan kedi ya da bir çocuğun yüzüne inen tokatla uyanıyordu. Vahşi pis kokan bir hayvanın icinde yeşermiş bir organizma oluyordun. Izdırapla yanan kalpler bir başkasının acısıyla oyalandığı o saçmalığa.. Nasıl tanrılarımızı kendimizden çok uzağa koyup izlemeyi ve beklemeyi seçiyorsak kendimiz hakkında olan her şey uzak ve kutsal olmak zorundaydı. Bir gece içinde minik bir delikten karanlığa yükselip orada asılı kalmak gibi.

Seni bu hikayenin neresine koyacağımı merak ediyorsundur. Ama asıl sorman gereken sen bu hikayenin dışında düşündüren şeyin ne olduğudur.? Bir yalan , bir kaç avuntu, düzenli ağladığın sunaklar, bir tutam sevinç mi?

Kendi rüyasına kaçan çorap.
Kendini tüküren bir lama.


Yaşama verebileceğimiz en güzel hediye ölümdür oysa. Ve bunu yaparken bile başkalarını düşünmek öğretilir bize. Kendimize ait olmayan bir hayatta bir başkası için ölmek.

İlk intiharı düşündüğümde annemi düşünmüştüm. Sonrakin de yine annemi.
Kendimi düşündüğümde sadece ağladım.

Ne çok koşup hiçbir yere varamıyoruz , ne çok konuşup hiçbir şey söylemiyoruz.
Kıytırık hayatlarımıza büyük görkemli ölümler düşlüyoruz. Gidilecek yol, varılacak sonuç yok çünkü. Şu an bunları yazan zihin bile kendi yarattığımız isim verdiğimiz kavramların içinde tutsak. Tutsak bir zihnin bağımsız bir ruhu olabilir mi?

Oradan oraya dolanan bir solucan…Sonunda ilk bulduğu delikte yuvasını kurar.

Ve beklemeye devam eder.

“ her arzu doğrularımızı külliyen aşağılar ve yadsımalarımızı yeniden ele almaya zorlar bizi. Pratik bir bozguna uğrarız; bununla birlikte ilkelerimiz bozulmadan kalır… Artık bu dünyanın çocukları olmayı umarken , bir de baktık ki, zamanın efendisi ve salgı bezlerinin bağımlısı kaypak münzeviler gibi iştahımıza boyun eğmişiz. Fakat bu oyunun sınırı yoktur: Arzularımızın her biri dünyayı yeniden yaratır, düşüncelerimizin her biri de yok eder… Gündelik yaşam içinde kozmogoni ve kıyamet birbirini izler: Günlük yaratıcı ve yıkıcılarız, ezeli mitosları son derece küçük bir ölçekte hayata geçiririz; anlarımızın her biri de, Sonsuz’un payına düşen döl ve kül yazgısının bir taslağıdır ve bu yazgıyı yeniden üretir.” Cioran.

0 yorum: