rss
email
twitter
facebook

1/28/2009

HEDER(A)



Sürekli iliklenen bir ağaç
Tararken ıslığımı
Kemiklerim sallanırken bir rüzgara
Ben yeniden doğarım…
Ilgın sazlıklara


Derimin rengi dövünür üstümde
Dışarıda kapışırken akbabalar..


Adım Heder benim.
Bir kadın sancısındaki tek inci.
Sürülürüm yere.


Tahtadan atlar ve beyaz yalanlar ormanında
Bekler beni “zulmüme gül veren”
Fısıldar göğsüme ;
“Hayat camdan şato.
Unutma ,Hep Kırılacak suyun üstünde.”

İpim kopar ,
Karınca yuvalarını yağmalar dizlerim.
Korkmayın sakın.
Bu sefer
Suyun telaşına siyah yorgan getirdim.

Şimdi Etimi iğneleseler de bir deliğe
İçime uçuşan balıkları geri vermeyeceğim.


Adım Heder benim.
Bir kadın sancısından sürülmüş
tek siyah inci…

Henüz Kimse yenemedi kalbimi.

1/27/2009

Ashes and Snow Soundtrack




01. Devota - Lisa Gerrard and Patrick Cassidy
02. Pasadena - Michael Brook
03. Slow River - Michael Brook
04. Mater Mea - Djivan Gasparyan
05. Vespers - Lisa Gerrard and Patrick Cassidy
06. Womb - Lisa Gerrard and Patrick Cassidy
07. Slow Dawn - David Darling
08. Elephant Pond - Michael Brook and Nusrat Fateh Ali Khan
09. The Absence Of Time - Eastwestern String Ensemble
10. Wisdom - Lisa Gerrard and Patrick Cassidy
11. Tears Of Light - Temple of Sound & Rizwan-Muazzam Qawwali
12. Badnamgar - Robert Een
13. Salomon Rossi Suite - Aether Strings


Muhteşem bir belgesel muhteşem bir albüm.

Download

1/21/2009

Arınma



İçimizin bütün eğrileri kavuşmadan geçmişine
Elenerek çoğalan iklimlere bırakıyorlar yüzlerini
Zifire doluyor kalbim.
Yad-sınan ve yansıyan mavi ışık .
Bütün gebelerin çıplak el verdiği hüznümü yıkıyorlar o bahçede
Usul usul oynaşıyor yaşlı kadınlar urları döverken
Korkuyorum…

Dünya kadar kan, kan kadar et,
Savaş, vahşet, katliam, tecavüz
parçalanmış kuklaların gizli sahnesinde
birkaç dilimlenmiş sözcükle sunuyorlar henüz olamamış olanı

Kim olduğumuzu başkalarından duymaya alıştırılan, barkodları gözlerinden fırlayan bir tür oluyoruz
Buz torbalarına sıkıştırdığımız acılarımızla
Bandosunu kaybetmiş ıssız bir kasaba halleri
Bacaklarımızdan saçlarımıza tırmanan çocuk seslerini duymazdan gelerek
Gemilerle utanç satıyoruz limanlara
Biz,
Hala sevişmeyi düşleyen bir kızın çarşafındaki son leke
Dudaklarımızda kıvrılan mucize
Umutla öldürdüğümüz ruh

Olympos
Pandora
Ve artık Prometheus

PaN



Bir kitabın başında ve sonunda yürüyene;

Ağır ağır kapat kapılarını uyur gibi yap Ben gidiyor gibiyim..

Uzunca bir zamandır yüzümde koku biriktiriyorum.
Çatlayan her dilimime karanfil kokuları, biraz ökse otu damarlarıma. Çetin bir kış sonrası iyice sertleşmiş tenimde böğürtlen katmanları. Küflü acılar yetiştirdiğim kıyılardan kulaklarıma uzanan oyuklar….


“Saçlarıma çalınan kara Tuttu gölgemi… Durdu hayat.”

Yeşil balonlara fısıldadım sırrımı,nefesim dağlardan süzülürken Sana yaslandı dilimin ucu
Bak burası öte yan
Sahipsiz, kölesiz, soysuz,
Burada kan aşağılardan
Söz aşağılardan akar
Suçunu yüklenmeye hazır
Bir akrep sürüsü bekler kapında
Sazlıklarda aklını yitiren Pan Oradan oraya koşuşur
Ritmi bozuk kuşlar çarpar bacaklarına
Her şeyden daha önemli ve anlık olan ihanetin,
Paslı küvetlerde gümüşlenir tekrar
Terine katılmış ur tahammül olur dudağında
beni öldürdüğünü unutursun
Ben hatırlarım…

sen hiç gelmedin bu yana….
Hiç karşılaşmadık biz henüz.
Hiç soyunmadık yan yana…

Manolya Kırığı



“Bir bütünlük diledim Tanrı’ dan
Yeryüzüyle gökyüzü arasında kuşkusuz bir çizgi
Sabırla ve inançla bekledim
Telaşsız yürüyebilmeyi..”


Suda çalkaladığım her yalnızlık,
tenimde patlamaya hazır çok tesirli bir bomba olurken
Eski bir gürültüyü unutmak için yaslanıyordum beni götürmeyecek bütün gemilere
İki insan öncesi ve iki insan sonrası kadar saçmaydı bu hayat
Varoluşumu rastladığım her yüze bildirip hatırlanmayı beklerken
Frenlerim tutmadı kendime çarpıldım.
Yıpratılmış bir yüz takındım çiçekli çarşaflar içinde, tesirsiz acılarla ovdum bileklerimi.
Giyindiğim bu çirkinlik taştı , kayıp bir yılanla anlaştı.
Akli dengesi bozuk kağıtlar basıldı damarlarıma.

Gerçeğinin peşindeki hayaldim ben.
Bana rastlasanız içimden hızla koşardınız.

Oysa Tanrı’ya fısıldadım ben
Bu girdabı al benden, bu bozuk süt kokusunu…
Topla ipeklerimi..

Ama Sus Pus –tu zaman.
Kımıldamadı içimdeki dolunay.
Manolya delirmedi.


Nilgün'e...

1/20/2009

Kahve Bahaneleri





Yine ben... Aynı yüzsüzlüğümle buradayım. Bahçelerden, konuk sazlıklardan geçerek çakırdikenlerine basarak , topal kelebekler lahtini kucaklayarak, ve söz vererek akşam sefalarına, şakayıklara ..bir daha kimsenin beni incitemeyeceği umudunu yolun sonundaki dumanlı bir mağarada bırakarak …İşte ben..Burada…Kırarken serçe parmaklarımı sofranıza…


Bir kusursuz gün…her şey kendi ekseninde olağan devinimini tamamlarken, ben onun içindeki ışık lekelerini fark ettiğimde anladım. Gerisi ve ilerisi yok oldu.Ne yaptıklarımın önemi vardı artık ne de yapabileceklerimin. Onun içinde dönmek zorunda olan “ben” i kendi kusursuzluğuna teslim ettim. Ölümsüz oldu.

Yaşama olan isteğimi sorgularken bulurum kendimi çoğu zaman ,çünkü bilirsiniz nefret edilecek, küçümsenecek, hakkında sürekli kötü konuştuğumuz bunca materyale sahipken ve sürekli bunları dile getirip yaşadığımız zamanın ucuzluğundan ve çıkmazlarından bahsederken, ertesi gün yine sahneye çıkma arzusunu yeniden duyarız hepsine rağmen. Kötü olmak alışkanlıktır çünkü. Derimizin ve dilimizin üzerinde inceden kapaktır. Çıkıp kendimizi ve herkesi aşağılık ilan edip tekrar,tekrar daha dibine batmayı severiz. Aslında dibine falanda indiğimiz yoktur. Bir tip ritüeldir bu. Yüzeyinde ayağının takıldığı yerden, gözünün iliştiği yerden kurtulma çabasıdır. Karşılaşabileceğin herkesi “kendin” ilan ettiğinde daha katlanılır gelebilir. 2. aşamada herkesi aynı olmakla suçlarız. Oysa zaten en başından her şeyi aynı yapan bizizdir. 2. aşamada kendimizi soyutlama arzusunu yaratan farklı olma isteğini görmezden gelip sırf bunu yapmak zorunda hissettiğimizden dolayı, olanı yerine getiren olması gerekeni tamamlayanmış gibi davranmaya başlarız. Ama durum herkesi kendimiz gibi ilan ederek olduğumuz şeyden kurtulma çabasıdır. Kendimizi bir başımıza iyileştirme çabası ahmakçadır belki de bilemiyorum bunu. Bunun yarattığı tek şey birden fazla “yüz” dür. Birincil yüzüm bu hayatın en ince noktasına dahi tutku beslerken diğer yüzüm onu red etmekle uğraşacaktır. Sonunda sadece kendi içimdeki yüzlerle zaman geçirmek zorunda olan bir yaratığa dönüşeceğim. Bunları yazdığıma göre çoktan dönüşmüş olmalıyım. Kafka’nın yazdığı kadar kolay olabilseydi keşke. Bir böcek ya da bir fare ya da başka bir şey. Ama ben olmayan bir başkası.

Dünyayı kavramaktaki yetersizliğim beni içimin içine kör etmekle kalmayıp dışarısını algılayabileceğim nesnel görüşlerime de darbeler vurup beni yeryüzünde mutsuz, sefil, labirentte kendi çıkışını arayan , bunu da sadece kendi yüzleriyle savaştığında başarabilecek gibi hissetmeme neden olmuştur. Kendi zayıflığımdan yeni bir “ben” kurtarana kadar da devam edecek.

1/19/2009

Mavi Şato




Derinlemesine iki çizgi çekiyorum sol kolumla bileğim arasına, hayal ediyorum.
Taş zemine damlayan koyu kırmızı o an ,o çok beklediğim an anlamsızlaşıp diğer saplantılı anlarım arasında küçük yerini alıyor.

Koca bir burukluktan bir “ben” çıkarma istediğine çoğu zaman karşı koyamaz kimse. Asıl bu zamanda gerçekten yaratacağımız yeni bir yüz olduğunu düşünürüz hep. Öyleyse insan acıdığında daha berrak bulur kendisini, kaybedecek bir şey yok, özümsenecek ,sevilecek bir şey yok, her şey daha kolaydır. Sonsuz bir ızdırap beklentisiyle çoşturduğumuz ruhlarımız için içinden karanlığın geçtiği yazılar, insanlar, düşünürler bulup olduğumuz şeyi kabul edilebilir kılmak için çabalamak gibi bir ironiyide beraberinde yaşarız. Bazen sarsıcı eski yöntemlerin doğruluğunu daha bir kabul etmiş buluyorum kendimi. İnsanın kendi postundan kurtulmayı dilemesi, karşılaştığı ilk çatlakta ruhunun varlığını fark etmesinden büyük bir huzursuzluk duyuyorum çünkü. Kendimi içine yerleştirdiğim bütün boşluk tanımlarının asla olumlanamayacağını bilmek bu huzurluğumu ötesinde bir kırgınlığa dönüştürerek haz alma olasılıklarımı düşürüyor. Karmaşıklık artık bildiğim dünyanın olmazsa olmazı, yaşam kaynağı oluveriyor aniden. O zamanda gözümün ucuyla yakalayabileceğim bir basitlikten kendimi mahrum edip, dümdüz bir ovada akarsuyun peşine düşmüş bir budala oluyorum.

Dünya üzerine rastgele dağılmış hayvan kümelerinin bir araya gelip böylesine bir yok oluşa sürüklenmesinin cevabı birilerinin bunu istemiş olması,bundan sağaltıcakları güç durumları benim bu hissiyatım karşısında hiç bir şey oluyor, ya da çok küçük bir kısmı. Asıl sorun insanın kendini parçalarcasına kurcalamak zorunda oluşunu yaratan hadise. Bir anlık ağzımızın suyunun akması onu silip yeniden sulanmasını beklemek gibi tuhaf bir durum. Bu bekleyişin adı hepimizde değişiyor adına aşk diyoruz, bazısı şiddet , güç, sevgi, hiçlik,heyecan, vb :

Kendimi tetikleyici mekanizmamı arayan, hatta çoğu zaman yaratır halde bulan , sürekli uyumak için uykusuz kalan birine benzetiyorum. Mahrum bıraktığım her köşe bir süreliğine o mahrumiyeti basınçla gidermemi emrediyor , ta ki bir diğerine ihtiyaç duyana kadar. Kendimi içimdekine sürekli itaat eden bir sülük gibi hissediyorum.

"Varoluşun kendi evimizin hiçliği kendi sürgünlüğümüz olması mümkün mü?"

Akrep Yağmurları



“ölüm çarpılırken boynumun kıvrımlarına
aydım.
Dedim git.
Sen hayatsın.”


Arta kalanlarınızı inançla onarmam beklenirken
Kalbimin orta yerine yığıldım
Tutun ve düşürün beni
Sancılarımın tıpası kalmadı çünkü.
Ucundan boğum boğum kadın çarşaflarıyla toplanıp göçe geliyor koca bir akrep kavmi.
Söyle onlara ,
Bilsinler,

Trenler uçardı burada. Flaubert kumuna sartre duvarları koydum ben, Tutsun diye boşluklarımı.
Çeliğe su verdim.Vişne bahçelerinde uyudum geceleri.
Gümüş patenlerimle palm sokaklarında dolaştım.
Oliver twist belki bulur diye ekmek ufaladım yollara.
Veronica ölmek isterken Sermerkant’ı anlattım ona.

Söyle onlara bilsinler,

Çok yoruldum ..çok yoruldum..

Asma bahçelerinizin hüzün kovanına daldırırken başımı
Kapılara dönüktünüz
Görmediniz gölgeme vuruluşumu


Söyle onlara bilsinler,

Cümlesine sürtünerek
Kirpiklerinden doğacak bir zaman
Katli olacak kalbimin.

Gürültüyle çekilecek sis tenimden

40 Bulutsuz Gece ve Yağmurlu Bir Gün




“Bu gelen Bulantı demek ki; bu göz kamaştıran açıklık Bulantı demek? Üstüne kafa yordum! Hakkında yazı yazdım! Şimdi biliyorum artık: Varım ben, dünya var.Dünyanın var olduğunu da biliyorum. İşte hepsi bu. Ama benim için hepsi bir. Hepsinin bir olması garip;korkutuyor bu beni. Su yüzünde taş kaydırmak istediğim o kötü günle başladı. Taşı elime almış atmaya hazırlanıyordum,taşa şöyle bir baktım,bakmamla da başlayıverdi:Taşın var olduğunu duydum. Sonra başka Bulantılar izledi onu.

Bir başka evrende halkalar,ezgiler,yalın katı çizgilerden şaşmazlar. Oysa varoluş bir bükülme, bir eğilme, bir yumuşamadır. “sartre


Korkunun merkezine filizlenmiş hislerin berraklığını sorgulamak yersiz olurdu sanırım.

Bizi bekleyene duyulan o keskin “iyi” inancı çatlatacak herhangi birine karşı acımasız olduğumuzu kabullenerek başlamalıyız. Kimse olduğu şeyin tanımını duymak istemez zira.


Dişlerimi geçirdim göğsüne. Afalladı önce ama bunun baştan çıkarıcı bir oyun olduğunu sanmaya başlayınca yüzündeki endişe yok oluverdi. Öyle sanmasına izin vermek hoşuma gidiyordu. Göğsünden inip kasıklarına doğru ısırdım onu. Yaptıklarıma doğru konumlanmaya bundan zevk almaya hazırladı kendini. Yüzüne doğru yöneldim


Seni seviyorum…

Eliyle başımı aşağılara doğru sürükledi. İspat et!


Evet beklediğim tam buydu dedim içimden. Kimse yastığında kafanı istemiyordu. Ayaklarımı gererek, komodinde duran buzu kaybolmuş vodkaya uzandım, kısa bir vuruş ..işte içimdesin.

Nefesinin bütün hacmi dağılıp dağılıp birikiyordu o an’a. O an.. benim gittiğim andı.

Ölçüsü var mıydı acımanın bilmem. Işıkları kapattığında gözümün önünde beliren figürlere diş geçiyordum. Son gücümle sıkarken yumruklarımı, işte buradasın , olmadığının adımında, kestane ağaçları yerken hislerimi.


Ve Geri geliyordu bütün kareler. Hatırladım, Babamın içine tükürdüğü bir kadını yaşatmak için Ağlamak için; kaldırımda dizlerimi parçaladığım o günü.. çiğnenmiş bir kötülükle bütün bebeklerimi doldurduğumu.


Ne kadar sürmüştü bu uğultu , zaman gerçeklik algını yitirdiğinde bükülüyordu içine doğru. Sağ ayağımın altında yaşayan küçük balıklar olduğuna inanmak üzereydim ki güneş önce odaya dolup sonra bana çarpınca onlarda kayboldu. Sabahları gözlerini kaldırmak en zorudur bana göre. Olağan nesnelerle kandırdım onları..işte sigaram, çakmağım az sonra içeceğim kahve. Nefesim. Yaşıyorum .



Bir şeyin kımıldamasını istiyordum.

Sırtımın kaşınmasını.